25 Mayıs 2026 Pazartesi

ALLAH VARDIR VE BİRDİR


Değişik zamanlarda ve zeminlerde bir yaratıcının olmadığına yönelik görüş ve düşüncelerin ortaya atılmasının da ötesinde adeta aşağılayıcı ve hakaret ihtiva eden ifadelerle, İslamın çöl bedevilerinin dini olduğu, kuranın Allah kelamı olmadığı gibi hezeyanlar yüzünden işbu kısa yazı kaleme alınmıştır. Gayemiz usulünce inanmayanları saldırganlıktan vazgeçmeye davet etmek ve zihinlerdeki bulanıklığı gidermektir.

İslamda zorlama ve farklı inançları aşağılama yoktur. Hatta Kuranda Allah Enam suresi 108. Ayette şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler, onların Allahtan başka taptıklarına (putlarına) sövmeyin ki onlar da bilmeyerek haddi aşıp Allah’a sövmesinler.” Yine Kafirun suresi son ayette “senin dinin sana, benim dinim banadır” buyuruyor Allah. Allah dini elçileri vasıtası ile tebliğ etmiştir. Zorlama yoktur. İnanmak veya inanmamak kişilerin kendi tercihleridir. Ancak inanmayanların da inananların inançlarını horlama aşağılama ve küçümseme hakları ve yetkileri yoktur. Allah, pek çok farklı ayette; “ey insanlar”, “ey iman edenler”, “ey akıl sahipleri,” diye hitap ettiği gibi bazı ayetlerinin sonunda da “düşünmez misiniz”, “akletmez misiniz”, “görmez misiniz” gibi hitaplarla verdiği misallerle bizleri düşünmeye, tefekkür etmeye davet eder. Biz de bu tefekkür etme çerçevesinde birkaç konu üzerinden misaller verecek ve varsa zihinlerdeki bulanıklığı gidermek maksadıyla sizleri düşünmeye davet edeceğiz.

Bir fizikçi maddeyi inceler, madde moleküllerin birleşmesinden meydana gelmiştir.  Molekül atomların birleşmesiyle meydana gelir. Atom ise çekirdekteki proton nötronlar ile  çekirdek etrafında yörüngesinde dönen elektronlardan ibarettir. Çekirdekteki nötronlar nötrdür. Protonlar artı elektrik yüklü elektronlar eksi elektrik yüklüdür. Proton elektronları çeker. Yüksek bir hızla dönen elektronlar merkezkaç kuvveti ile itme ve çekmede dengede kalır. Elektronlar dönme hızı azalırsa merkezkaç kuvveti azalır çekim gücü artar ve yavaş yavaş yörünge küçülür ve sonunda elektron ile çekirdek arasındaki boşluk sıfırlanır ve elektronların çekirdeğe yapışması icap eder. Yalnız çekirdek ile elektron arasındaki boşluk çok fazladır. Kütleyi bu boşluk oluşturur. Elektronların dönerken sürtünme nedeniyle enerji kaybı olacağından yavaşlayıp sonunda çekirdeğe yapışması icap eder demiştik. Bunun olmaması için elektronların sürtünme nedeniyle kaybettiği enerjiyi takviye eden bir dış etki olmalıdır. Araştırmacı fizikçi bu takviye edici gücü bilimsel olarak asla bulamaz ve vardığı sonuç: “bu güç Allah’ın gücüdür” der ve iman eder. Eğer o takviye güç olmasa mesela dünyamızın kütlesi iri bir portakal kadar olması gerekir. Bu bilimsel sonuçtur. Dünya da güneşin çekim kuvveti ile güneş etrafında yörüngesinde dönerken merkezkaç kuvveti ile güneşin çekim gücü dengesinde sabit yörüngede sabit hızla dönmektedir, dünyamız kendi etrafında ise 40.000/24=1666,66km/60=27,7km=27700 m/60=462,96 m hızla dönmektedir. Ses hızı saniyede 343 metredir. Dünyamız kendi etrafında saniyede sesten hızlı 462 metre hızla dönmekte olduğu halde bu dengeyi sağlayan yüce yaradan isterse dünyada yaprak kıpırdatmaz dilerse kasırga ve tayfunlarla ve depremlerle dilediği yeri yerle bir eder. Güneş ve dünya arasındaki mesafe 150.000.000 km gibidir. Güneşten çıkan ışınlar dünyaya ışık hızı ile ancak 8.5 dakikada gelebilmektedir. Dünyanın güneş etrafındaki yörünge uzunluğu 940.000.000 km dir. Dünyanın bu yörünge üzerindeki dönüş hızı ise saatte 107.000 km dir. Dünyanın güneş etrafındaki dönme hızı saniyede 30 km gibidir. Bir başka ifade ile sesten 87 kat daha hızlı dönmektedir. Kendi etrafında da sesten hızlı dönmekteydi. Evren sadece güneş ay ve diğer gezegenler ve yıldızlardan ibaret değil. Güneş sistemi samanyolu galaksisi içinde bir sistemdir. Samanyolu galaksisi ise 100-150 bin ışık yılı çapında bir galaksidir. Sayısız galaksiden sadece birisidir. Galaksilerden sonra nebulalar geliyor. Yani kainat bir sonsuzluğun içinde bir zerre gibidir.

Yukarıda demiştik ki atom çekirdeği etrafında dönen elektronların hızla yörüngelerinde dönerken sabit hızla dönmeleri için sürtünmeden dolayı kaybettikleri enerjinin takviyesine son verilmesi halinde elektronların hızı düşer, merkezkaç kuvveti azalır, çekirdeğin çekim gücü artar ve elektronlar çekirdeğe yapışır. Böyle bir halde dünyanın kütlesinin büyüklüğü iri bir portakal kadar olur. Bu hal bütün kainattaki galaksiler için söz konusu olduğunda şu an sonsuz gördüğümüz kainatın bir küçük kamyonete yüklenebilecek kadar birkaç sepet portakaldan ibaret olabileceğini düşünebiliyor musunuz?

Şimdi bir başka misal verelim: Allah kuranda şöyle bir ayetle yağmuru bildirmektedir.

         O, gökten ölçüye bağlı olarak su indirmiştir. Onunla ölü bir bölgeyi canlandırdık. İşte siz de böyle çıkarılırsınız.(Zuhruf/11)

         Ayette ölçüden bahsediliyor. Yağmurdaki ölçüyü şu rakamlarla kısaca ifade edeceğiz. Kur’ân, 1400 yıl önceden yağmurun ölçüye bağlandığını haber vermektedir. Son yüzyılda yapılan araştırmalarla yağmurun nasıl yağdığı, dünyadaki suyun çevrim özellikleri iyice anlaşıldı. Keşfedilen gerçeklerden biri de dünyaya her sene aynı miktarda suyun yağmur olarak yağdığıdır. Bu değer saniyede 16-17.000.000 (onaltı-onyedi milyon) ton arasındadır. Böylelikle dünyada senede 500.000.000.000 tonun (beşyüzmilyar ton) üzerinde yağmur yağmakta ve bir o kadar da su göğe doğru buharlaşmaktadır. Bu değerler her yıl sabittir. Bulut, su buharı şeklinde doğan, fakat hemen çok küçük su zerrelerine dönüşen fizikî bir yapıdır. Bu yüzden suyun genel özelliklerinden farklı olarak bulutlar -30 derecede bile donup düşmezler. Kur’ân’da dikkat çekildiği gibi gökyüzünde dağlar gibi bulutlar vardır, ama şiddetli soğuklar bile bunların buzdağına dönüşüp insanların üzerine düşmesine sebep olmamaktadır. Bulutların ve yağmurun oluşumundaki ince düzenleme olmasaydı, suyu yaratan, suyun kimyasal özelliklerindeki ölçüleri gereği gibi ayarlamasaydı, hiç şüphesiz bu sistemin işlemesi mümkün olmazdı.

         Balkondan aşağı birkaç kiloluk bir cismi bile attığımızda nasıl düştüğünü görmekteyiz. Su dolu bir leğeni alıp balkondan aşağı boşaltsak toplu bir halde ve hızlı bir şekilde suyun nasıl zemine çarptığını görürüz. Oysa Allah, dağlar gibi bulutlardan tonlarca suyun yeryüzüne yağışını o kadar mükemmel bir şekilde programlamıştır ki; tane tane yağan yağmur bela değil, rahmet olmaktadır. Kaldırma kuvvetinin dengelemesi ile yağmur yumuşak bir iniş yapmaktadır. Bu Allah’ın fizik kurallarıyla yarattığı harika bir sanatıdır. Düşmenin ve hızın bu şekilde dengelenmesi fiziksel formüllerle de tarif edilebilir. Bu tarif edilebilirlik, bu hesaplanmışlık, hep Allah’ın yağmuru ölçülere bağlı yaratması ile olmuştur.

         YAĞMUR HAYATTIR: incelediğimiz  âyetin devamında Allah, yağmurun ölü bir bölgeyi canlandırmasından bahsetmektedir. Bilindiği gibi yağmurun yağışı sayesinde kuru topraklar ekin vermekte, bitkiler var olabilmektedir. Yağmur her şekilde bitkilerin ve bakterilerin canlanma kaynağı olmaktadır.

         Kar taneleri ise adeta sonsuz sayıda taneler halinde yağar her mevsim değişik bölgelerde. Kar taneleri düşerken asla şekilleri bozulmaz ve birbirlerine yapışmazlar. Bu kar tanelerinin her  birinin kendine özel bir geometrik şekle sahip olduğu ve hiçbir kar tanesinin diğerine benzemediği bilimsel olarak tesbit edilmiştir.

                        Kainattaki ve dünyadaki herşey bir ölçü ve denge içinde yaratılmıştır. Bu sürekli bir dengedir. Örneğin insan en büyük ve en mükemmel bir bilgisayar gibidir. Tüm fiziki ve ruhsal yapısı, sindirim ve boşaltım sistemi, sinir sistemi, iskelet ve kas yapısı, kan dolaşımı ve damar yapısı ve solunum sistemi vs. Kısaca insandan başlarsak sivrisinek ve örümceğe kadar her türlü canlı hayvan ve bitkiler öylesi bir ölçü ve denge içinde yaratılmıştır ki insanoğlu bu canlılar ve bitkiler alemindeki ve evrendeki ölçü ve dengeyi düşünme ve tefekkürle geçirse ömrünü ömrünün sonuna kadar bu tefekkürden çıkamaz. Yaradan bir ot olan bal kabağı bitkisinde büyük bir meyveyi, çam ağacı gibi büyük ağaçlarda ise kozalak gibi küçük meyveleri koymaktadır. Kuranda da sivrisinek misali verilmiştir. Ve tanrılık iddiasındaki Nemrut burnundan giren sineğin beynine kadar girmesi nedeniyle kafasını birşeyler  vura vura kendini acılar içinde öldürmüştür.

            Konuyu uzatmayalım, güneş dünyaya az biraz yakın olsa idi sıcaktan kavrulacağımız gibi biraz uzak olsa donacağımız nasıl bilimsel bir gerçek ise ay dünyaya biraz daha yakın olsa idi med ve cezir nedeniyle denizlerin sahillerden her med cezir zamanında kilometrelerce kabaracağı ve çekileceği de bilimsel bir gerçektir. Eğer ay dünyaya biraz daha yakın olsa idi sahillerde kilometreler genişliğinde gelgitler nedeniyle kullanılamayan alanlar oluşurdu ve sahilleri ekonomik olarak kullanmamız ve hatta denizlere girmemiz bile mümkün olmazdı. Allah güneş, dünya, ay ve diğer gezegenler ve yıldızlar arasındaki mesafeyi ve yörüngeleri öylesine bir ölçü ve denge içinde tutmaktadır ki ne bu ölçü dışına çıkarlar ne de birbirlerine çarpmadan kendi yörüngelerinde belirlenen hızda dönmeye devam ederler. 

    Bazı inanmayan kişiler  ölünce gübre olacaklarına inanmakta da özgürdür. Allah ta elçileri de zorlamaz. Dinde zorlama yoktur. İman bir nasip işidir, inanmak veya inanmamak kişilerin tercihleridir vesselam. 

28 Nisan 2026 Salı

SİYASET VE SİYASETÇİ


              Siyaset siyasi partilerin çoğalması ile beraber son zamanlarda profesyonel bir meslek haline gelmiştir. Ve siyasetçilik adeta babadan oğula geçmeye de başlamıştır. Özellikle siyaseti meslek haline getiren aileler başka bir işle ve meslekle uğraşmak yerine geçimlerini siyasetle temin etmeye başlamışlardır. Tam burada aklıma S. Ahmet Arvasi’nin ülkücüler için söylediği bir söz aklıma geldi. Ülkücü üçe ayrılır: ülkücü geçinenler, ülkücülükten geçinenler ve gerçek ülkücüler. Bu şablonu biz siyasetçiler için de kullanabiliriz. Siyasetçi üçe ayrılır: siyasetçi geçinenler, siyasetçilikten geçinenler ve gerçek siyasetçiler. Gerçek siyasetçi hizmet için siyaset yapanlardır ki onlar maalesef en başarısız siyasetçilerdir. Mesela Hasan Celal Güzel gibi. Tabii bu gerçek siyasetçilerin bir kısmı da Adnan kahveci ve Muhsin Yazıcıoğlu gibiler o siyaset yolunun çakıl taşları olarak hayatlarını kanlarını canlarını verenlerdir.

                Farkındalık çok önemlidir. Bir şeylere bakarız, görür gibi oluruz ama bu görüntünün gerisindeki asıl anlamı fark edebilmek çok önemlidir. Cumhuriyet rejimini getiren irade Ankara gibi köhne bir kasabayı da başkent yapmış, bu köhne başkent ise yıllar içinde bacasız sanayi olarak tabir edilen siyasetçiler ve onların finans kaynakları yerli ve yabancı finans merkezlerinin sponsorlukları ile  ihya olup 100 yıl sonunda payitaht İstanbul’un ardından  Türkiye’nin ikinci büyük şehri olabilmiştir. Devletimiz ilk defa başkentini batıdan doğuya taşımıştır. Küresel batı İstanbul’a göz diktiğinden öncelikle İstanbul’u başkent olmaktan çıkartmış ve devletin kazığını bozkırın ortasına Ankara’ya çakmış ve adeta bizi oraya bağlamıştır. İpimiz ise Ege adalarına kadar dahi uzanmamaktadır.

                Devletimiz yüz yıllık ömrünün son çeyreğinde yeniden zincirleri kırmak, ipotekleri kaldırmak ve yeniden tarihi misyonuna sahip olmak için az gelişmişliği ve edilgen yapısını aşmak yolunda gayret gösterirken ezeli düşmanımız içimizdeki siyasetçileri devşirerek ve kitleleri uyutarak bu silkinme ve şahlanma hamlesini akamete uğratmak için türlü projeler devreye sokmuştur.

                Geçmişte Osmanlıyı zaafa uğratan ve son dönemde tamamen güçten düşüren iki hareket Türkçülük ve İslamcılık olmuştur. Çok uluslu ve dinli bir devletin varlığını sürdürmesi için kendi ana Türk-İslam özüne zarar vermeden bütün unsurları tarihte olduğu gibi kucaklaması icap ederken özellikle siyonizmin teori ve pratiği ve devşirmeleri ile beslediği ve organize ettiği Türkçü ve İslamcı hareketin ortaya çıkmasıyla koca devletimiz parça parça olmuş ve küçük Asya dediğimiz Anadolu yarımadasına sıkışıp kalmıştır.  Cumhuriyetin ilanı ile devleti kuran irade devletimizi; ordu, yargı, bürokrasi, sermaye ve basın olmak üzere beş etkili gücün eline avucuna bırakmıştır. Ve geçen zaman içinde bir elin beş parmağı gibi sistem gerektiği zaman gereken güçleri devreye sokarak avucuna aldığı sistemi istediği zaman istediği gibi revize ve restore ederek ruhumuza vurduğu zinciri sağlamlaştıra sağlamlaştıra bizi ezmeye ve yönetmeye devam etmiştir. Devletimiz yine geçmişte olduğu gibi Türkçü İslamcı ayrışmasının yanına Kemalizm ve komünizm gibi birkaç kavram daha yerleştirilerek devşirilmiş siyasetçi mangalarıyla kaotik bir sürecin içine sokulmak istenmektedir. Fakat her nasılsa uzun bir sürecin sonunda milli görüşçü İslamcı yapı AKP ile Türkçü milliyetçi MHP bir araya gelmekle 100 yıllık cumhuriyetin son çeyreği -ki az bir zaman değildir dörtte biri- istikrar içinde gelişme ve kalkınma yolunda büyük mesafe katetmiştir. Devletimizin bulunduğu coğrafi bölgede artık eskiden olduğu gibi çok rahat hareket edemediğini gören küresel güçler yeniden devletimizi güçten düşürmek ve edilgen bir yapıya dönüştürmek için türlü projelerini devreye sokmuşlardır. Bu çerçevede:

-Siyasetçiler devşirilmektedir.

-Toplum sosyal medya yoluyla manipüle edilmektedir.

-Siyasi partiler bölünerek ve parçalanarak siyasi arena bir siyasi parti çöplüğüne dönüştürülmüştür.

-Manevi değerlerimiz; din, aile, eğitim, terbiye, sağlık ve adalet kurumlarımız insanımızla paralel dejenere edilmiş yozlaştırılmıştır.

Yazacak, söylenecek şey bitmez de kısa kesip toparlayalım, arif olan anlasın diyelim. İnsanımız hem ipten kazıktan kurtulmuş gibi başıbozuk ve anarşist, öte yandan  boynuna taktığı ipi eline almış yok mu benim ipimden tutup çekecek der gibi aptallaşmış, tapacak ölü ya da diri put arar gibi bir aptalca arayış içinde acınacak haldedir. Böyle bir zamanda toplumun Nurettin Topçu gibi Necip Fazıl gibi fikir adamlarına ve Gönenli Mehmet Efendi gibi gönül sultanlarına ihtiyacı varken toplumumuz maalesef devşirilmiş siyasetçiler elinde bozuk para gibi harcanmaktadır. Yakın geçmişteki Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan, Alparslan Türkeş, Bülent Ecevit gibi siyasetçilerin ölümleri ile geride kalan sadece Muhsin Yazıcıoğlu’nun şehit edilmesinden sonra siyasi arenada bölme, parçalama ve dönüştürme projesi başlatılmıştır. Necmettin Erbakan’ın vefatı sonrası milli görüş hareketinden (AKP az önce kuruldu) AKP, SP, Yeniden RP adında üç parti, AKP den DEVA, Gelecek Partisi, MHP den İyi Parti, sonra Zafer Partisi, BBP den Milli Yol Partisi, Anahtar Parti ve bir de tam bağımsız Atatürkçü tarikat partisi olarak Bağımsız Türkiye Partisi. Bu partilerin hepsi milliyetçi muhafazakar ve İslamcı görünümlü ve sadece iki hareketten doğmuş partiler. Tabii bu kadar parti varsa en az bu kadar devşirilmiş siyasetçi vardır. MHP içinden devşirilmiş olan Meral Akşener(emekli oldu) ve Müsavat Dervişoğlu ve Ümit Özdağ, BBP içinden devşirilmiş Remzi Çayır ve Yavuz Ağıralioğlu, Ak partiden devşirilmiş Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan, yine rahmetli Erbakan’ın oğlu Fatih Erbakan, şeyhlikten siyasetçiliğe Haydar Baş’ın oğlu ve bir de onca siyasi geçmişten sonra mekanı terk edip sırtını dönen Abdullah Gül ve Bülent Arınç gibiler ve en kötüsü CHP içinde hayat bulan CHP ye sığınmış Cemal Enginyurt, Abdüllatif Şener ve Şevket Demirel’in damadı İlhan Kesici, bu siyasi rüzgarda savrulanlardan Namık Kemal Zeybek ve Enis Öksüz. Bu profesyonel siyasetçi halkaları böyle uzayıp gider.

Siyaset derken, hizmet için siyasetten ekmek için siyasete ve profesyonel siyasetçiliğe dönüşen ilkesiz bir yolda savrulmak ne kadar kötüdür. Örneğin Bülent Arınç. Yılların avukat Bülent Abisi. Manisa’dan çıkmış gelmiş Necmettin Erbakan’ın yanında geçirdiği onca yıldan sonra önce rahmetli Erbakan’a sırtını dönmüş, devamında Recep Tayyip Erdoğan’a da kazan kaldırmış, her fırsatta sivri dilini Ak partiye karşı kullanmış, CHP ve bölücü  kürtlerle flörtünü sürdürmüş, öte yandan iki dönemdir her nasılsa hangi hesaplarla Ak Partiden İstanbul milletvekili yapılan oğlu Mücahit’in kolundan tutup çekmemiş, ne yardan geçerim ne serden mantığı ile siyasi yaşamını sürdürmektedir. Yıllar önce Bülent Kar beyi Manisa’dan belediye başkan adayı ve belediye başkanı yapmıştı. İkinci dönem aday gösterilmesi düşünülürken Ak Parti genel merkezine bir yazı gönderip “Bülent Kar’ı yeniden aday gösterirseniz ve Bülent Arınç Manisa’dan elini çekmezse kaybedeceksiniz” demiştim. Nitekim dinlemediler, Bülent Kar kaybetti ve devamında Bülent Arınç’ın Manisa’dan fiilen el çekmemesi yüzünden Manisa CHP ye teslim edildi.

Muhsin Yazıcıoğlu’nun toy bir delikanlı iken elinden tutup emek verdiği ve yetiştirdiği Yavuz Ağıralioğlu ve onun yüzünden MHP den kopmak zorunda kaldığı Remzi Çayır ve diğerleri. Milli İradeyi   dilim dilim dilmekten başka ne işe yararsınız ve bu finansmanı nereden bulursunuz?.....

Siyasi arenada temiz siyaset yapmak çok zor bir iştir. Temiz siyaset yapamazsanız eğer ucu veya kötü dışarıda olan sermayenin yemlediği ve finanse ettiği beygirlere dönüşürsünüz. Ya da inatla ve israrla temiz siyaset, hizmet için siyaset derseniz eninde sonunda Muhsin Yazıcıoğlu, Adnan Kahveci gibi ömrünüz kısa olur veya Hasan Celal Güzel gibi sızlana sızlana kahrolur vefat edersiniz ya da Erkan Mumcu gibi unutulur gidersiniz

Bu satırlar birilerinin talimatıyla kaleme alınmadı. Bu aziz milletin hür ve bağımsız düşünebilen bir ferdi olarak diyorum ki; “maskenizi yırtıyorum, herşeyin, her oyunun farkındayım, kim olduğunuzu biliyorum, ne yaptığınızı görüyorum.”

16 Nisan 2026 Perşembe

EĞİTİM SİSTEMİMİZE BİR TEKLİF

İlkokul 1. Sınıftan itibaren on ikinci sınıfa ve hatta üniversite son sınıfa kadar her sınıfın rehber öğretmeni şöyle seslense idi:

 

Sevgili çocuklar-öğrencilerim-sevgili gençler;

Ben, devletimizin verdiği görev ve yetki ile öğrenim yılı başından sonuna sizlerle birlikte olacak, zaman zaman sizlere seslenecek, zaman zaman sizleri sınıfta veya istediğiniz zaman özel olarak dinleyeceğim. Bu görevimi yaparken sizleri incitmeden ve rahatsız etmeden sizlerle iletişim kurmayı gaye edineceğim. Sizlerin bundan sonraki hayatınızda ve hafızanızda iyi bir eğitimci, iyi bir öğretmen, iyi bir insan olarak yer etmek istiyorum.

Bu çerçevede olmak üzere sizlerin de ölüme kadar sürecek hayatınız boyunca aldığınız ve alacağınız eğitimle beraber sırası ile;

-anne veya babası olmayanların bu yoksunluğunu paylaşarak iyi bir evlat,

-abi veya abla iseniz iyi bir abi veya abla veya iyi bir kardeş,

-çevrenizde iyi bir dost ve arkadaş,

-okulunuzda iyi bir öğrenci,

-hangi aşamaya kadar okursanız okuyun mesleğinizde iyi bir esnaf veya sanatkar veya doktor veya mühendis veya hukukçu veya öğretmen,

--iyi bir mesai arkadaşı,

-evlendiğinizde iyi bir eş,

-evlat sahibi olduğunuzda iyi bir anne-baba,

-İyi bir akraba, amca dayı, hala teyze,

-iyi bir komşu,

-iyi bir anne anne veya babaanne veya nine veya dede,

-ve çok önemli bir ayrıntı olarak “dininiz-inancınız, etnik kökeniniz ne olursa olsun iyi bir Müslüman veya hıristiyan veya başka bir inançta veya inançsızlıkta olun,  kimliğini taşıdığınız devlete sadakatle bağlı iyi bir vatandaş,

-kısaca “yaradılmışı severim yaradandan ötürü” prensibi ile hareket eden iyi bir insan olmayı hedeflemeli, bütün gücünüzü ve varlığınızı bu yolda bu hedeflere ulaşmak için harcamalısınız.

Unutmayınız ki dünyada iyiler ve kötüler vardır. Kötüler ne kadar kötülükte israrlı ve inatçı olursa olsun bu mücadeleyi daima iyiler kazanacaktır.

Hepiniz severek isteyerek veya istemeden ailenizin isteği ile bu okula geldiniz. Gelmeseydiniz devlet ailenize yaptırım uygulayacak ve belki zorla sizi okula gelmenizi isteyecekti. İşte devletin böyle idaresi altındaki vatandaşlarını zorlama gücü vardır.

-devlet bu güce sahiptir.

-devletin verdiği yetki ile devletin askeri veya polisi veya adli ve idari amirleri ve yetkilileri bu güce sahiptir.

-aile içinde baba ve anne çocuklarına karşı yasaların verdiği yetki ve velayet hakkı ile bu güce sahiptir.

-okullarda müdür ve yardımcıları ve öğretmenler disiplin yönünden bu güce sahiptir.

-işyerlerinde işverenler, veya idari birimlerde mülki ve idari  amirler, müdürler yasalarla bu güce sahiptir.

Dolayısı ile hiyerarşik olarak toplu yaşam hak ve borçlarla bezenmiş bir haldedir. Haklarımız vardır, borçlarımız vardır. Dolayısı ile hiçbir şahsın sınırsız hakkı ve özgürlüğü sözkonusu değildir. otoritenin olmadığı yerde anarşi vardır, başıbozukluk vardır, kargaşa vardır, kaos vardır. Sizler ve bizler okullarda, birlikte yaşamanın, iyi bir eğitim almanın ve yukarıda saydığımız gibi her konuda ve alanda iyi olmanın, bir başka ifade ile iyi bir insan olmanın gayreti ve eğitimi içinde olacağız.

Ne demiştik; otoritenin ve disiplinin olmadığı yerde anarşi ve kargaşa vardır. Hiç unutmadığım bir örnektir; gökyüzünde süzülen ve kendini yüksekte tutan ipten şikayet eden aptal uçurtma gibi olmayın. Uçurtma zanneder ki daha yükseklere çıkmasına bağlı olduğu ip engel olmaktadır.  Oysa ki uçurtmayı yüksekte tutan bağlı oldu iptir. Bizleri de insan olarak çukurlardan çıkaran ve yükseklere taşıyan bağlı olduğumuz inancımız ve değerlerimizdir. Onları kaybedersek herşeyimizi kaybederiz.  O zaman devletin eğitim için yaptığı bütün yatırım ve ailelerinizin yaptığı fedakarlıklar boşa gidecek, heba olacak ve hepsinden önemlisi sizlerin hayatı heba olacaktır. Sizler her gün okula geliyorsunuz, anne ve babalarınız sizleri okutmak için türlü fedakarlıklara katlanıyorlar. Sizler bu gerçeğin şuurunda ve sorumluluğunda olmak zorundasınız. Bu bir istek değildir, bu sizlerin mutlu geleceği ve, ailelerinizin dahi huzuru ve toplumun dahi güzel yarınları için olmazsa olmaz bir mecburiyettir. Bu çerçevede okulda öğretmenlerinizin ve evde ailenizin yönlendirmesi doğrultusunda kendinizi geliştirmek yönünde gayret etmemeniz ve duyarsız ve kayıtsız kalmanız ile müeyyide gerektirecek yanlış davranışlar göstermeniz  halinde okulda disiplin soruşturması ve kovuşturması ile karşılaşmak yanında aileleriniz  yanlışlarınızın mağduru olacaktır.

Sizlerden beklentimiz anlattığım ve açıkladığım çerçevede iyi bir öğrenci, iyi bir evlat, iyi bir arkadaş ve iyi bir insan olmak yolunda her yeni günde iyi ve güzel bilgiler öğrenmek için gayret göstermeniz, kavgasız, dövüşsüz, verimli bir okul ve sonrasında iş hayatına sahip olmanız ve hayal ettiğiniz hedeflere ulaşmanızdır.

Kısaca açıkladığım çerçevede her dersimizde ve istemeniz halinde ders dışı zamanlarda dilediğiniz her konuda, her türlü dert ve sıkıntılarınızı paylaşacağımı unutmamanızı rica eder, hepinizi sevgi ile kucaklarım çocuklar. Hep birlikte daha iyiye, daha güzele, daha mükemmele ve daha güzel yarınlaradır yolculuğumuz. Bu dersten sonra evinize döndüğünüzde ilk yapacağınız şey anne baba ve varsa diğer büyüklerinizin ellerini öpmek ve “iyi ki benim anne-babamsınız, iyi ki beni dünyaya getirmişsiniz, sizlere layık bir evlat, iyi bir insan olacağım, söz veriyorum” demek olsun. Şunu unutmayın çocuklar; “iyilik te kötülük te bulaşıcıdır, ortamı veya bir şeyi güzelleştiren güzellikten, çirkinleştiren çirkinlikten nasibini alır”.

15 Şubat 2026 Pazar

GÖZARDI ETTİĞİMİZ MESELELER VE TEHLİKELER VE TEKLİFLER

 

Devletimiz ve milletimiz için idareciler ve toplum tarafından görünmeyen ya da gözden uzak tutulan tehlikeler söz konusudur. Bunları kısa başlıklar halinde özetlemek istiyoruz.

1-Otoritesizlik, anarşizm ve kargaşa demektir. Özellikle orduda olmazsa olmaz olan hiyerarşi sivil hayatta tamamen dejenere edilmiştir. Anne baba otoritesi yoktur. Koca otoritesi de yoktur. Öğretmen otoritesi de tamamen bitmiştir. Dünyanın bir numaralı adamı Trump’ın elini tutmayan eşi bütün dünyanın gözü önünde kocası Trump’a güya diş göstermektedir. Bugün kameralar önünde Fransa devlet başkanı Macron eşinden bir tokat yemiştir. İnsanlar arasındaki bu hiyerarşi kopukluğu, sevgi ve saygının tükenişi tüm dünya toplumları için büyük tehlikedir. Kadın ve çocuk saltanatı geleceğimizi tehdit etmektedir. Yasal mevzuatta, terbiye ve eğitim konusunda eksiklerimiz vardır.

2-Uzunca bir zamandır sokaklardaki başıboş köpekler adeta dokunulmazlık kazanmış ve sokaklarımızı caddelerimizi, parklarımızı, bahçelerimizi, piknik alanlarımızı işgal etmiştir ve hızla çoğalmaktadırlar. İnsanlarımıza ve ağıllardaki hayvanlarımıza saldırmaktalar. Vahşi hayvanlardan daha tehlikeli olma yolunda hızla ilerliyorlar. En vahşi hayvanlar bile insanlardan kaçar ve çok mecbur kalmadıkça saldırmazlar. Fakat sokak köpekleri insanlara çok yakındır, korkmuyorlar ve sürülere dönüşerek yedikleri çiğ etlerle gün geçtikçe daha da vahşileşiyorlar. Kuduz tehlikesi  ve sokaklardaki köpek dışkıları ve havaya karışan mikrop ve parazitler ayrıca tehlike oluşturuyor. Çok yakın gelecekte bu köpeklerin kitleler halinde itlafı gündeme gelecektir ve gerçekten yazık olacaktır.

3-Bir milletin ve toplumun geleceği olması gerektiği oranda üreme ve çoğalma ile inşa edilir. Son elli yılda özellikle 60 lı yıllardan itibaren küresel güçlerin dayatması ile, doğum kontrolü ve aile planlaması merkezlerinin faaliyetleri sonucunda kadınların doğurganlığı ve doğumlar azalmıştır. Artık bu milleti yok etmek için top ve tüfeğe ihtiyaç yoktur. Beklemek yeterlidir. Gerekli tedbirler alınmazsa Anadolu Türklüğü en geç elli yıl sonra tamamen azınlığa düşecek ve vatan elden gidecektir. Bu üstü kapalı-örtülü soykırımdır. Aile kurumu dejenere edilmiş, evlilik zorlaştırılmış, doğumlar azalmıştır. Ayrıca Türkiye sezaryenle doğumda nerede ise dünya birincisidir. Sezaryen yine gizli soykırımın bir başka yüzü ve doğurganlığı ve doğumları azaltan başka bir etkendir. Bu düşmanın stratejik saldırısının bir yansımasıdır.

4-Toplumun her kesiminde bir ahlak dejenerasyonu yaşanmaktadır. Ticarette, siyasette, alış verişte, her türlü üretim ve pazarlamada, dinde ve diyanette, zirai ve sınai üretimde, eğitimde, tıpta ve diğer alanlarda hile ve istismar ve suiistimal olmazsa olmaz kural haline gelmiştir. Bütün değerlerin ve kavramların içi boşaltılmıştır. Anne, anne değildir, baba baba değildir. Kardeş, arkadaş, dost, komşuluk gibi hiçbir saygı duyulacak  bağ ve bağlantı bırakılmamıştır. Akrabalar, kardeşler arası sevgi ve saygı yerini düşmanlığa bırakmıştır. Miras yüzünden mahkemelik olmayan yok gibidir. Okullarda eğitimde kalitesizlik, hastanelerde ticari kaygı ve istismar, üretimde ve ticarette hile hurda sıradanlaşmıştır. Hiçbir bir yerde güvende değiliz. Örneğin bir mağazada soyunma kabininde veya bir otel odasında veya bir banyo veya WC de gizli kamera olup olmadığını bilmiyoruz. Gittiğimiz hastanede tedavi edecek doktora, bir uyuşmazlıkta gittiğimiz bir hakime veya savcıya güven duyamıyoruz. Hastalığımız nedeniyle aldığımız ilaçların ne kadar faydalı olduğundan şüphemiz vardır ve ne kadar zararlı olduğundan ise hiç şüphemiz yoktur. Kaldı ki okumadığımız ilaç prospektüslerinde bile sayfalar oluşu yan etkilerden bahsedilmektedir. Bütün bunlara rağmen en azından ilaçlar kadar zararı ve yan etkisi olmayan bitkisel tedavi yöntemlerinin adı ise her nedense “alternatif tıp” diye küçümsenmektedir.

5-Toplum gerçekten hasta bir toplum haline getirilmiştir. Psikolojik destek ve psikiyatrik tedavi adı altında toplumun büyük çoğunluğu klinik vaka hasta olarak damgalanmış, muhtelif yeşil reçete haplarla insanlar uyuşturulmakta ve hapkolik yapılmaktadır. Özellikle şeker, kolestrol ve prostat gibi kronik rahatsızlıklarla ilgili verilen ilaç raporları ile toplumun büyük kesimi ilaç bağımlısı yapılmıştır. SGK nın  raporlu ilaç ödemesi olarak aylık ne kadar ödeme yaptığı merak konusudur. Devletin gücü ve varlığı ilaç sektörü tarafından hortumlanmaktadır. İlaç sektörü silah sektöründen tehlikeli bir sektöre dönüşmüştür.

6-Gıda sektöründeki sahte ve zararlı üretimler sağlığımızı tehdit etmektedir. Devlet merdivenaltı ve sağlığa zararlı gıda üretiminin önüne geçememektedir. Yediğimiz içtiğimiz gıda maddelerinin insan sağlığına çok zararlı olduğunun farkındayız ancak elimizden hiçbir şey gelmiyor. Doğal hiçbir gıda kalmadı. Tamamen genleriyle oynanmış veya kimyasallarla üretilmiş gıda maddelerini tüketmeye mahkum ve mecbur olduk.

7-Hukuki mevzuatımızın acilen elden geçirilmesi ve önemli değişiklikler yapılması gerekmektedir;

- İnfaz yasası cezaların layıkı ile infaz edilmemesi için çıkarılmış gibidir. Yapanın yaptığı yanına kalmaktadır. Cezalar yetersiz ve caydırıcı olmaktan uzaktır. Mağdurların mağduriyetlerinin giderilmesi öncelikli bir ceza sistemi olmalıdır. Cezalar ağırlaştırılmalı, caydırıcı hale getirilmelidir. İdam cezası yeniden uygulanmalıdır. Hükümlüler aldıkları cezanın yarıdan azını değil tamamını yatmalıdır. Verilen hapis cezasının yatarı nedir sorusu artık sorulmamalıdır. Hükümlüler cezaevinde kaldıkları sürenin konaklama ve yemek bedelini ödemelidir. Cezaevlerinde iş atölyelerinde çalışacak olan hükümlüler hem meslek sahibi olmalı, hem yatış maliyetlerini, hem de işledikleri suç nedeniyle verdikleri zararı telafi etme yönünde katkı sağlamalıdır. Ve devlet işlenen suçlar nedeniyle mağdur olan insanlarımızın mağduriyetlerini birinci dereceden devlet olarak gidermek zorundadır.

- Aile hukuku mevzuatı değiştirilmelidir. Boşanma tek taraflı ihbar ile gerçekleşmelidir. Devlet kişileri ne evliliğe ne evli kalmaya ne de boşanmaya zorlayamaz. Evlilik ve aile kişilerin müşterek iradesi ile kurulan ve yürütülen bir kurumdur ki müşterek irade bittiğinde evlilik te biter. Bu kolaylaştırma  kişileri evliliklerini koruma yolunda daha titiz ve hassas  olmaya teşvik edecek ve boşanmalar azalacaktır.

8-Devlet eğitimde devrim niteliğinde reform yapmalıdır. Ortalama 17 yıl gibi bir okul eğitimi alan üniversite mezunlarımız tamamen vasıfsız, yetersiz, hiçbir işin ucundan tutamayacak kadar beceriksiz ve sonuç olarak işsiz ve ayrıca asgari dini, ahlaki ve örfi değerlerden uzak, tabiri caiz ise ahlaksız ve kişiliksiz bir halde işsizler ordusuna katılmaktadır. Öğretmenlerimiz yetersiz, eğitim mevzuatımız ve müfredatımız kifayetsiz, dolayısı ile okullarımız eğitim değil de anarşi yuvaları haline gelmektedir. Üniversiteler azaltılmalı, mesleki  teknik eğitim okulları artırılmalı, mecburi eğitim ise sadece dört yılla sınırlandırılmalıdır. Ana sınıfı ile beş yıllık mecburi eğitim yeterlidir. Bu beş yılda sadece okuma yazma ve dört işlem değil ahlak, ve terbiye merkezli eğitimle topluma faydalı, ailesine, topluma ve devletine bağlı, ahlaki değerlere sahip, kişilikli ve gerçekten insan nesiller yetiştirilmelidir. Düz liselerin ve ortaokulların tamamı mesleki okullara dönüştürülmelidir. Mecburi eğitim sonrası çocuklarımız isterlerse çıraklık eğitim merkezlerinde, isterlerse meslek ortaokullarında ve liselerinde üniversite öncesi iyi birer meslek sahibi olmalıdır. Dört dörtlük meslek sahibi olacak olan lise mezunlarımız isterlerse iş hayatına atılırlar, isterlerse kendi alanlarında üniversite tahsiline devam ederler ancak meslekleri olacağı için üniversite tahsili sırasında bile iş hayatına da dahil olup üretime katkıda bulunmaları mümkün olacaktır. Böylece üniversiteli  işsizler ordusu eriyecek, üretim gücümüz artacaktır. Bu arada tam bir garabet olan dil eğitim ve öğreniminde de çok keskin tedbirler alınmalı, her çocuğumuz üniversite öncesi birer yabancı dil sahibi olmalıdır.

9-Okullarımızdaki tatil konusuna ayrı bir başlık açmak gerekmiştir. Bizler çocuklarımızı devlet eli ile tembelleştiriyoruz. Ukraynalı bir hanımefendiden bizzat aldığım bilgi şuydu: Ukrayna’da okullarda yaz tatili diye bir şey yok. Biz yaz tatili dönemlerinde çiçek yetiştirme, boya badana yapma, dikiş nakış ve benzeri konularda eğitim alır ve dolayısı ile evimizdeki kendi ihtiyaçlarımızı kendimiz görürüz demişti. Ben altı yıl ortaokul lise yatılı okudum. Hafta sonları evime gittiğimde veya resmi tatillerde ve yaz tatilinde köyüme gittiğimde soluğu tarlada alırdım. Keza üniversite boyunca da tatil görmedim. Her tatil tarlada geçerdi. Ve yaz sonu okula başlamak şahsen bana tatile başlamak gibi gelirdi. Gelişmiş ülkelere bakalım Allah aşkına, Japonya, Çin gibi ülkelere bakalım göreceğiz ki bizim ülkemizde uygulanan eğitim tam bir aristokrat tembel eğitimidir. Çocuklarımızı tembel ve sorumsuz ve vasıfsız yetişkinlere dönüştürmekteyiz kendi ellerimizle. Ve devletimiz bu nesillerin katledilmesine nezaret etmektedir. Görüyoruz ki niteliksiz ve yetersiz eğitim, disiplinsiz, tembel, saldırgan, şımarık, kötü alışkanlıklara meyilli, aile, arkadaş, dost, kardeş, vatan, millet, toplumsal hak ve borçların ve sorumlulukların bilincinde olmayan yabani nesillerin ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Onca yıllık eğitim sonunda şerefi, haysiyeti, devlete ve topluma sadakati, sevgiyi, saygıyı, yardımlaşmayı, onurlu ve ahlaklı yaşamayı öğretemiyorsak bu “vah vah” la geçiştirilebilecek bir hal değildir. bu sorunları ortadan kaldırmanın yolu hem eğitim mevzuatında düzenlemeler yapmak hem de eğitim sevdalısı, ehliyetli ve liyakatli öğretmenleri yetiştirecek mesleki formasyon verebilecek yeterli sayıda öğretmen okulları açmamız gerekmektedir.

Yazımızı şimdilik (!) dokuz madde ile sonlandıralım. Kim duyar, kim anlar, kime kadar ulaşır bilemeyiz. Ancak dilimiz döndüğünce biz yazdık, söyledik, vebali yetkililerin ve idarecilerimizin  boynuna deriz.

14 Şubat 2026 Cumartesi

YARGIDA ADALET, AİLE, BOŞANMA , CEZA VE İNFAZDAKİ AKSAKLIKLAR

 Adalet toplumdaki düzen ve istikrarın, dünya ve ahiret iyiliğinin temel taşıdır.

Adalet hukuk sisteminde hakkın haksızdan alınıp haklıya teslimini temin eder. Ceza sisteminde ise toplumda suç oluşturan fiilleri işleyenlerin yargı yolu ile cezalandırılmasını, suçluların ıslahını böylece toplumdaki huzur ve istikrarın korunmasını sağlar.

Ülkemizde hukuk alanında görülen eksiklikler:

1-Yargılamanın çok uzun sürmesi.

2-Yasal mevzuattaki eksiklik ve yetersizlikler.

A-Kamu hukukundaki eksiklikler

B-Özel hukuk(ceza) hukukundaki eksiklikler

Yargılamanın uzun sürmesi konusu teknik bir konu olup kadro azlığı, personeldeki liyakat ve performans konuları idarenin tasarrufundadır.

2.maddenin A şıkkı ile ilgili ise özellikle aile hukukunu ilgilendiren konulardaki sıkıntıyı dile getirmek gerekiyor. Boşanma şartları ve konusu artık toplum ihtiyacına cevap veremez hale gelmiştir. Kısaca ifade edelim;

a-zina suç değildir,

b-nikahsız birlikte yaşamak artık gayrimeşru değil rutin hale gelmiştir.

Hal böyle olunca boşanmayı fevkalade zorlu ve uzun süreç haline getirmek ve nafakayı uzun yıllara yaymak evlilikleri azaltmakta ve çocuk sahibi olmayı da zorlaştırmaktadır.

Evlenmek için müracaat eden çiftler nikah öncesi mutlaka “evliliğin ve ailenin yasal ve psikolojik ve ahlaki temelleri” konusunda idarenin belirleyeceği aile danışma merkezlerinde en az 10 saatten az olmamak üzere yeterli zaman eğitim almalıdır.

Eski Medeni kanundaki “ailenin reisi kocadır” maddesi yeniden geri getirilmelidir. Toplumda her ticari veya sosyal kurumun veya mülki veya idari veya askeri birimin mutlaka bir müdürü veya amiri veya yetkilisi veya komutanı vardır. Aile ise çok başlı bir anarşi yuvası haline getirilmiştir. Ailenin reisi kocadır, ancak toplumun en küçük temel taşı olan ailenin reisliğini suiistimal eden, babalık ve  aile reisliği görevini ihmal eden kişi mağdur eş veya çocuğun müracaatı halinde cezalandırılmaktan başka aile mahkemesi hakimince yetkileri elinden alınıp aileyi temsil ve yönetme görevi eşe verilebilir.

Hiçbir gücün hiçbir kadın veya erkeği bir başka kadın veya erkeğe zorla karı veya koca yapmaya gücü yetmez, yetmeyecektir. Hal böyle iken boşanmak isteyen kadın ve erkeğe ahret sorgusu gibi boşanma nedenlerinin en mahrem ayrıntılarını ifşa etmeye zorlamak, haklılığını isbata zorlamak insan haklarına aykırıdır. Olması gereken şudur: boşanmak isteyen kadın veya erkek boşanma iradesini eşine noter kanalı ile tebliğ ettiği andan itibaren aile mahkemesi yasal ve usule uygun tebligatı gördüğü anda yapacağı ilk işlem boşanmayı nüfusa tescil etmektir. Ve devamında nafaka, velayet, tazminat ve mal paylaşımı konularını tarafların iddia ve savunmalarına göre sunulan deliller ve mevzuat çerçevesinde sonuca bağlamalıdır. Özellikle tedbir ve yoksulluk nafakası azami üç yılı geçmemelidir.

Görülmektedir  ki kadın ve erkeği evlilik içinde birbirine mahkum etmek, uzaklaştırma kararları ile çekişmeyi kangrene dönüştürmek evli kişilerin evliliklerini sonlandırmadan evlilik dışı ilişkilere zorlamakta, özellikle mal, tazminat, nafaka ve çocuk sorunu olmayan karı kocalar evlilikleri devam ederken başka partnerlerle yıllar süren ilişkilere girebilmektedir. Bu istikrarsız birliktelikler kadın ve erkekleri varsa çocukların yetersiz aile terbiyesi ve eğitimi ile büyümelerine ve geçinememe ve boşanamama korkusu ile çocuk sahibi olmamaya sürüklemektedir. Ve bu buhranlı dönem yüzünden işlenen suçlar da her geçen gün daha da artmaktadır.

Kısaca her türlü fuhşun, gece hayatının ve zinanın meşru ve sıradan hale geldiği bir toplumsal düzende adeta Katolik nikahı kıyılmış gibi sistemin güya nikahın namusunu korumaya kalkışması fevkalade yanlış ve anlamsızdır.

Günümüzde yetkililerin de açıkça ifade ettikleri gibi evliliklerin ve doğumların azalması, boşanmaların ise artması ülke nüfusunun hızla azalmasına ve insanımızın yalnızlaşmasına neden olmaktadır. Tek taraflı boşanma ihbarı ile boşanmanın anında gerçekleşebilme gerçeği aile içinde karı ve kocayı evliliği kurtarma ve koruma yönünde daha dikkatli ve özenli olmaya zorlayacaktır. Şimdi ise boşanma isteyen tarafa “git dava aç, seni sürüm sürüm süründürürüm” denerek olay bir meydan okumaya dönüşmektedir. Davaların bir de istinaf ve temyiz ve hatta ret aşamasını düşünün, aile ve karı koca ilişkisi bu uygulama sayesinde korkunç bir kaos yaşamaktadır.

Özel hukuk yani ceza hukuku adaleti teminden uzak bir aldatmacaya dönmüş durumdadır. Toplumda yapanın yanına kalıyor algısı oluşmuştur. Cezalar caydırıcı olmaktan uzaktır. Suçtan zarar görenin uğradığı zararın giderilmesine yönelik bir ceza sistemi yoktur. Cezalar mağdurun mağduriyetinden bağımsız olarak verilmektedir. Ve infaz sistemi cezaları tamamen etkisiz hale getirmiştir. Burada kısa başlıklar ve cümleler halinde bazı temel değişiklik gerektiren noktaları işaret edeceğiz:

1-Ceza kanununa şöyle  maddeler eklenebilir:

-İşlediği suç nedeniyle kamu veya özel kişilerin mağduriyetine neden olan suçlu yargılama sırasında karar öncesi sebep olduğu zararı gidermesi halinde cezası 1/3 oranında indirilir. Zarar tazmini yapmaması halinde verilecek cezada indirim yapılmayacağı gibi neticeten verilen ceza 1/2 oranında artırılır.

-Yargılama sonuna kadar ve sonrasında suç nedeniyle uğranılan zararı tazmin etmeyen kişi infaz sistemindeki hiçbir indirim ve lehine hükümden faydalanamaz ve çıkabilecek af yasası kapsamına da giremez.

-eş ve çocuklarına ve birinci derece akrabalarına karşı suç işleyenler kanunda yazılı ve hükmedilecek cezanın ½ fazlası ile cezalandırılır.

-13 yaşını doldurmuş çocuklar reşit ve yetişkin gibi ceza alırlar.(çünkü artık günümüzde çocuklar erken gelişmekte ve ergenlik yaşamaktadır)

-kasten adam öldüren ve ürettiği veya zararlı katkılarla öldürücü hale getirdiği gıda veya içki veya uyuşturucu ile ölüme neden olanlar idam edilir.

-Alkollü araç kullananlar, gıda mevzuatına aykırı olarak sahte ve bozuk gıda maddesi üretip piyasaya sürenler ve uyuşturucu imal edenler ve satanlar bir yaralanma ve ölüme neden olmasalar bile öldürmeye eksik teşebbüsten, yaralanmaya neden olmaları halinde öldürmeye tam teşebbüsten, ölüme neden olmaları halinde kasten adam öldürmeden yargılanır.

-Hakimin, toplumda derin infial oluşturacak bir tabloda suçun işlenmesi haline özel vereceği tutuklama kararına, -suçun niteliği ne olursa olsun-  tutuklu taraf veya cumhuriyet savcısı 45 günden evvel itiraz edemez ve tahliyeye gidilemez.

2-Cezaların infazına dair kanunda aşağıdaki değişiklikler yapılmalıdır:

-bütün kapalı ve yarı açık cezaevlerinde iş atölyeleri açılmalı ve tüm mahkumlar buralarda istihdam edilmeli, böylece içeri girip “yatma” algısı ortadan kaldırılmalıdır. Özellikle hükümlüler bedavadan yiyip içip yatmaktadır. Oysa ki tüm hükümlüler tam vardiya çalışmalı, mesleğini icra etmeli veya yeni bir meslek ve sanat sahibi olmalıdır. Bu hükümlülerin terapisi için de önemlidir.

-halen verilen cezanın yarıdan azı infaza konudur. Suç işleyenler hep “yatarı ne kadar” sorusunu sormaktadır veya cevabını bilmektedir ve hesaplamaktadır. Vatandaşın ise pek çoğu durumu bilmemekte verilen cezanın aynen infaz edildiğini sanmaktadır. Oysa ki 24 yılın bile yatarı 11 yılı geçmemektedir. Böyle aldatmaca, kandırmaca infaz olmamalıdır. Verilecek ceza neyse onu yatmalıdır. Suç işleyen bedelini her türlü ödemelidir. Suçtan kaçınan ezici çoğunluğun canı, malı ve namusu bir avuç suçluya teslim edilemez.

-Devlet bir fon oluşturup suçtan zarar gören mağdurların zararlarını suç işleyenden almalı mağdura vermelidir. Suçlu bunu karşılayamıyor veya karşılamıyorsa devlet bunu karşılamalıdır, ancak hükümlünün malvarlığından, malvarlığı yoksa cezasının infazı sırasında cezaevindeki çalışmasından karşılamalıdır.

-Hükümlünün cezaevindeki konaklama ve yemek bedeli hükümlüden tahsil edilmeli, bu yönde yasal düzenlemeler yapılmalıdır. Cezaevleri yiyip içip yatma yeri değildir.

-CMUK gereği sanığa avukat verilmektedir. Sanığa atanan avukatın ücreti de daha sonra hüküm giymesi halinde sanıktan tahsil edilmelidir. Bazı suçların mağdurlarına değil de tüm mağdurlara talepleri halinde avukat tayin edilmeli, tayin edilen avukatın ücreti dahi idarece ödense de yine sanıktan tahsil edilmelidir.

-Yasal susma hakkını kullanan sanık suça konu olayın aydınlatılmaması için susmakta israr etmesi halinde hiçbir hafifletici nedenden faydalanamaz.

Sonuç olarak diyeceğimiz odur ki suç işleyen veya sanık odaklı değil de mağdur odaklı veya gerçekten tam objektif bir yargı ile mağdurun mağduriyetini giderme öncelikli bir yargılama ve uygulama toplumda huzur ve istikrar için fevkalade önemlidir.